Millet Hakem Olmalı
Yargıda başlayan kriz, ülke gündeminin en önemli maddesi oldu. Kimilerine göre beklenen, kimilerine göre ise sürpriz olarak görülen bu krizi doğru anlamak için, önce objektif olarak kronolojik gelişimi gözden geçirmek gerekiyor. Bu çerçevede;
1. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı, bir cemaat soruşturması başlatıyor ve bu soruşturmayı, Emniyet yerine Jandarma ile yürütüyor. 2. Erzurum Ağır Ceza, dosyayı kendi alanında olarak görüyor ve soruşturmayı üstleniyor. Erzurum Ağır Ceza, aynı zamanda bir Ergenekon soruşturması süreci de yürütüyor. 3. Erzurum, Erzincan Başsavcısının suç işlediğine kanaat getiriyor ve onu sorguluyor, akabinde mahkemeye çıkarıyor. Mahkeme, gösterilen deliller ışığında, Erzincan Başsavcısının tutuklu olarak yargılanmasına karar veriyor. 4. Bu noktadan sonra HSYK devreye giriyor ve ilginç ve ayrıntılarına biraz sonra değineceğim bir oturumla Erzurum savcısını görevden alıp, hakkında suç duyurusunda bulunma kararı alıyor. 5. Diğer yüksek yargı organları ilginç bir şekilde kararlar alıp, bildiriler yayınlıyorlar ve HSYK’ya destek veriyorlar. 6. Hükümet, yüksek yargının açıklamalarının doğru olmadığını, ihsas-ı rey (vereceği kararı belli etme) olduğunu söylüyor. 7. Bu sırada ilgili HSYK kararı kendisine tebliğ edilmeden önce, Erzurum savcıları, Ergenekon soruşturması ile ilgili dosyaları, asıl soruşturmayı yürüten birim olan İstanbul Ağır Ceza’ya yolluyorlar.
Konuya sadece mevzuat açısından bakıldığında, yapılan tüm işlemlerin “kurallara uygun” olduğu anlaşılıyor ama konuya “hukuk” yerine “adalet” ve mevzuat yerine, uluslar arası hukuk ve hukuk etiği açısından bakılınca, yukarıdakilerin neredeyse tamamında, anormallikler ve şık olmayan tavırlar göze çarpıyor.
Bu anormalliklerden en önemlisi, HSYK’nın kararı ve bu kararı alış şeklidir. Tarafların açıklamalarına bakıldığında, HSYK’nın başka bir gündemle toplanıp, ilgili müsteşarı da davet ettikten sonra (ki karar alabilmek için müsteşarın katılımı şart), apar topar bir önergeyle, Erzurum kararını da almasıdır. Bu şekilde bir karar örneği, HSYK’nın tarihinde söz konusu olmadığı gibi, ilgili savcı hakkında da herhangi bir soruşturma yoktur. Yani karar belki mevzuata uygun ama etik çerçevede kamu vicdanını yaralayıcıdır. Zira ilgili savcı, Ergenekon soruşturmasını da yürütmektedir ve HSYK’nın daha önce de Ergenekon savcılarının yerini değiştirmeye çalıştığı bilinmektedir.
İkinci önemli anormallik ise, aynı gün diğer yüksek yargı mensuplarının apar topar destek mesajları yayımlaması ve bu konuda polemiklere girmesidir. Keza Yargıtay, apar topar bir “uygunluk” kararı da açıklamıştır. Oysa ülkemizde en çok şikâyet edilen şeylerden bir tanesinin “yargılama süresinin uzunluğu” olduğu düşünüldüğünde, bu birkaç saatlik inceleme, akıllarda soru işareti bırakmıştır.
Hükümetin yüksek yargı ile girdiği polemik de, anormalliklerden bir tanesidir ve olmaması gerekirdi.
…
İşin mevzuat ve polemik tarafı yukarıdaki gibi olmakla birlikte, aslında tüm bu fırtınanın sebepleri biraz daha farklıdır. Kimileri, bu ani görevden almaların sebebi olarak, Erzurum savcılarının muvazzaf bir ordu komutanını sorgulamak istemesini görmektedir. Kimileri ise, uygulamaların sadece mevzuata uygunluğundan rahatsızdır ve kamu vicdanının, tüm bu süreçte hiç dikkate alınmadığından şikâyetçidir. Hükümet ise, süreci bir “yargı reformunun” başlama noktası olarak görmektedir ve iş bu aşamada, meclise intikal edecek gibi görünüyor.
Şüphesiz, gerek yargının, gerek hükümetin ve gerekse diğer bürokrasinin yetkisinin kaynağı meclistir. Meclisin bu konuda yapacağı çalışmalar, tüm kurumlar için bağlayıcı niteliktedir. Fakat süreç içinde meclisten çıkan kararların yüksek yargı tarafından geri çevrilme olasılığı da çok büyük gibidir.
İşte bu aşamada, tüm sorunların çözümü için halka gitme seçeneği belirmiş gibi görünüyor. Yani meclis, halktan aldığı yetkiyi kullanmakta zorlanacağını anladığında, çareyi yetkinin aslına başvurmakta görmektedir. Ama bu durum da, akıllara başka soruları getiriyor. Son derece teknik ve uzmanlık isteyen bir konuda yargı reformunu halka sorup, ona göre karar vermek, ne derece akılcıdır?
Bana göre bu son çare olarak düşünüldüğünde, son derece yerindedir. Kimse “profesörün oyu ile çobanın oyu bir olur mu?” demagojisini yapmasın. Halk, konular hakkında bilgili olmayabilir ama bir konuyu bu kadar çetrefilli hale getirip çözemeyen meclis ve yüksek bürokrasi, halkın vereceği karara boyun eğmek zorundadır zira egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Millet, önüne gelen kararı incelemez ama siyasilerin tavırlarını, yüksek yargının tavırlarını ve bürokrasinin tavırlarını çok iyi inceler ve bu çerçevede, kendince en doğru kararı verir. Bu sağduyuya güvenmek gerekir.
Ama yukarıda da belirttiğim gibi, bu son çaredir. Eğer siyaset ve bürokrasi aklını başına devşirip, bu konuyu mecliste bir uzlaşma ile çözebilirse, bu halkın hakemliğine gerek bırakmaz. Yok, eğer onlar polemikler ve siyasi çıkarlarla süreci içinden çıkılmaz hale getirmeye devam ederse, halk, Gordion Düğümü’nü çözer gibi bu meseleyi çözer. Ha o çözüm siyasilerin ya da yüksek yargının istediği şekilde mi olur, bilemeyiz. Anketlere bakıldığında, iktidar ve meclisteki muhalefetin toplamının oyları dengede gibi görünüyor. Bu durumda, derdini daha iyi anlatan, halka daha çok güvenen ve muhtemelen davasında haklı olan kazanacaktır referandumda.
Tabi birileri aklını başına devşirmezse…
Selam ve sevgiler…
|